13 Temmuz 2009 Pazartesi

Nallıhan - 12.07.2009

Bu haftanın şanslı ilçesiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii Nallıhan. Ankara'nın en batısındaki ve yaklaşık 170km uzaklıktaki ilçesi Nallıhan gezip görmeye değer bir yer hakikaten. İç Anadolu'nun ortasında yemyeşil bir yer, kahvaltı sırasında tanıştığımız Nallıhan Turizm Gönüllüleri Derneği Başkanı Mustafa beyin söylediğine göre %68'i ormanmış Nallıhan'ın. Barajlar, şelaleler, göletler... görülebilecek ve en önemlisi mangal yapabilecek :) bir çok yer var. Dolayısıyla tekrar gidilmeyi fazlasıyla hakediyor.

Herneyse artık fotolara geçelim.

Yol üstünde ilk durağımız Çayırhan ve Nallıhan arasında bulunan Davutoğlan'daki Kuş Cenneti.












































Yorucu yol sonunda Nallıhan'dayız.
















































Nallıhan'dayız ama ne yapılır nereye gidilir bilmiyoruz o yüzden bir Tekel bayiine sorduk o da sağolsun 1-2 yer söyledi. Biz tercihimizi Uyuzsuyu Şelalesi'nden yana kullandık ve tekrar yola düştük. Şelalenin suyunun uyuza iyi geldiğine inanılırmış o yüzden adı Uyuzsuyu olmuş. Şelalenin bir başka ilginç özelliği ise 21 Mart'ta gece 12'de büyük bir gürültüyle akmaya başlaması ve haziran sonunda durması. Bu sene durması biraz gecikmiş az da olsa hala akmakta. Diğer bir özelliği ise suyun 36 derece sıcaklıkta olması. Biz şelalenin en üst noktasına çıktık, aslında oradan aşağıya iniş de varmış fakat bunu dönüşte öğrendiğimiz için şelaleyi aşağıdan göremedik maalesef.
















































































































Bunca yol sonunda hala kahvaltı yapmamıştık ve saat neredeyse 2 olmuştu. Neyseki Özzz pasta meyve getirmişti de açlıktan bayılmadık.















Şelaleye çıkarken Karacasu Köyü'nde gördüğümüz Köy Sofrası'ndayız artık. Buram buram kokan gübre kokusuna rağmen hamak, güler yüz, tatlı sohbet ve en önemlisi yiyecek bir şeyler olunca geçer not almayı başarıyor bizden. İyi ki de başarıyor çünkü tekrar Nallıhan'a dönecek güç kalmamıştı bende. Dolayısıyla çok güzel tesis çooookk...


















































































Gün sonunda 398km yol yapmıştım. Bu haftaki gezi bir hayli yorucuydu, hatta sol elime ne yaptıysam bileğim şiş hala. Ama yine de devamını istemiyor muyuuzz??

hem de nasıl...

9 Temmuz 2009 Perşembe

Beypazarı - 05.07.2009

Motoru öyle bir sezonda almışım ki pes yani. Önce havanın azizliği, bu hafta olmadı gelecek haftaya bu hafta da olmadı diğer haftaya diye diye haziran ortasını bulduk. Bu sefer de düğün sezonu açıldı. O düğün senin bu düğün benim koşturmaktan neredeyse 1 ay motora binmeyi geçtim motorumu göremedim bile. Şeytanın bacağının bir şekilde kırılması gerekiyordu artık ve en sonunda bu hafta ilk uzun yoluma çıktım. Gerçi çok uzun da sayılmaz aslında gidiş geliş yaklaşık 200 km.

Yol çok uzun olmadığı için sabah çok erken davranmaya gerek yok, o yüzden saat 10:00 gibi çıkıyoruz yola 1 motor 1 araba olarak.

Yaklaşık 1 saat sonra Beypazarı'ndayız. Kahvaltı için gözümüze İnözü Vadisi'ndeki Dost'u kestiriyoruz. Dost'a ilk gidişim ve hizmetten son derece memnun kaldığımızı belirteyim, müdavimi olmamam icin tek neden var o da çocuklar için konmuş oyuncakların sürekli "Dale don dale" çalması. Onu da halletselerdi 10 üzerinden 10 verecektim ama maalesef 9'da kaldılar.



































































Bu arada yaptığı
m eşeklikten bahsetmemek tarihe karşı yapılmış bir ayıp olur o yüzden bunu tarihe not düşelim ki ben yandım eller yanmasın. Gerçi çok da yanma denemez daha çok buğulama. Şimdi soralım bakalım: üzerinde anahtar bulunan bir motor görseniz ne yaparsınız? Tabi ki alır götürürsünüz, Allah'tan benim motoru kimse görmemiş. Kahvaltıdan kalkarken motorun anahtarının cebimde olmadığını fark ettim ve o an "Aha" dedim "motor hayatım sona erdi". Neyse ki arkadaşın arabasının önüne koymuştum ve pek gözükmüyordu o yüzden olsa gerek ki motorum sağ salim yerinde duruyordu, tabi aküsü bitmiş olarak. Motorun gitmediğine mi sevineyim akünün bittiğine mi üzüleyim bilemedim. Öyle karışık bir ruh halinde motoru yokuş yukarı taşıdım tabi ne kol kaldı ne bacak, sonra kendimi aşağıya saldım ve çalıştırmayı başardım ama düzlükte kaskı takayım hem de motoru ısıtayım derken maalesef durdu. Aynı yokuşu bi daha çıkarmayı gözüm yemediği için düz yolda bacakları yana açıp taş devrinden kalma bir yöntemle hareket kazandırmaya çalışmaktan resmen buğulamaya döndüm. 3 ya da 4'üncü denemede çalıştırmayı başardım ve artık ne kask takarım ne motoru ısıtırım bastım gaza, istikamet Hıdırlık Tepesi. Artık içim rahat ne de olsa Hıdırlık Tepesi'nden aşağıya saldım mı çalıştırırım motoru.

Hıdırlık Tepesi'ndeyiz.











































Oraya çıkmışken uç
urtma uçurmadan dönmek olmaz.








































Çarşıya gidip badem vs almak istiyordum ama düzlükte motoru çalıştırmaya çalışmayı gözüm yemediği için doğru Ankara'ya. Yol'un Beypazarı tarafındaki yaklaşık ilk 20 km'sinde çalışma vardı o yüzden botların ve motorun son hali işte böyle...



































Son derece keyifli bir gezinin üstüne Fedex'in Wimbledon'da 6. zaferini kazandığını ve tekrar dünya 1 numarasına yükseldiğini görmek bu pazarı unutulmaz pazarlar arasına geçirdi. En yakın zamanda yeni rotalara yol almak ümidiyle...

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Başlarken

Uzun zamandır yapmak istediğim fakat bir türlü gerçekleştiremediğim blog olayına girme vakti geldi artık.

Yazmak topluluk önünde soyunmaktır derler o yüzden hafif bir tedirginlik, tutukluk var... Neden yazdığımı da henüz bilmiyorum ama hep söylemişimdir en güzel yöntem ampirik yöntemdir diye... Deneyelim, görelim...

Keyifli ve uzun bir yolculuk olur umarım...